TÜRK ÜNİVERSİTELERİ NEREYE GİDİYOR?

Acı İlaç

Türk Üniversitelerinde Bilimsel Erozyondan Kurumsal Çöküşe

Prof. Dr. F. Cankat Tulunay

“Bir ülke bilim üretme kapasitesini kaybetmeye başladığında yalnız üniversitelerini değil, stratejik geleceğini de kaybetmeye başlar. Sessiz kalanlar da dilsiz şeytandır.”

Modern toplumlar doğrulanabilir, yanlışlanabilir ve eleştirilebilir bilgi üzerine inşa edilir. Bilim; otoriteye değil kanıta, dogmaya değil sorgulamaya dayanır. Ancak Türkiye’de “bilim” kavramı giderek metodolojik bir disiplin olmaktan uzaklaşmakta, toplumsal meşruiyet kazanmak için kullanılan retorik bir araca dönüşmektedir. Bu süreç yalnız akademik kalite kaybı değil; aynı zamanda bilimsel kavramların semantik çöküşüdür. Bugün “bilimsel” kelimesi çoğu zaman kanıtı olmayan uygulamaları pazarlamak, ideolojik görüşleri meşrulaştırmak, ticari çıkar üretmek ve akademik görünüm altında otorite devşirmek için kullanılmaktadır. Homeopati, ozon tedavisi ve çeşitli pseudoscience akımları bu semantik çöküşün en görünür örnekleridir. Bilimsel metodoloji yerine inanç temelli sistemlerin yerleşmesi yalnız sağlık alanında değil; eğitimde, üniversitelerde ve akademik kurumlarda da ciddi erozyon yaratmaktadır.

Ekonomik Kriz, Toplumsal Çaresizlik ve Bilimsel Gerileme

Ekonomik gelişme olmadan bilimsel ve kültürel kalkınma sürdürülebilir hale gelemez. Bu durum yalnız ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçektir. Türkiye’de uzun süredir yaşanan ekonomik kriz toplumu adeta “hayatta kalma modu”na sürüklemiştir. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi bunu açık biçimde açıklamaktadır. Barınma, beslenme ve güvenlik ihtiyacını karşılayamayan bireyler için bilimsel üretim, akademik etik, laik eğitim, felsefe, sanat ve üniversite özgürlüğü giderek ikincil hatta lüks kavramlara dönüşmektedir. Bu durum fanatik ve popülist yapılar için son derece verimli bir zemin yaratmaktadır. Çünkü ekonomik çaresizlik arttıkça insanlar rasyonel çözümlerden, bilimsel metodolojiden ve eleştirel düşünceden uzaklaşarak kimlik siyasetine, dogmatik yapılara, kolay açıklamalara ve “manevi teselli” vaat eden yapılara daha açık hale gelmektedir. Ekonomik bağımlılık yalnız gelir kaybı yaratmaz; aynı zamanda zihinsel bağımlılık da üretir.

Eğitim Sisteminin İdeolojik Dönüşümü

Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir laik ve rasyonel zeminden uzaklaştırılarak ideolojik toplum mühendisliğinin aracı haline getirilmektedir. Ancak bu süreç ironik biçimde beklenen sonucu üretmemiş, aksine güçlü bir “bumerang etkisi” yaratmıştır. Z kuşağı ve Alfa kuşağı dijital bilgi çağında büyümekte, küresel bilgiye anında ulaşabilmekte ve okulda anlatılan ile gerçek dünya arasındaki farkı doğrudan görebilmektedir. Genç bireyler okulda dogmatik kalıplarla, internette ise bilimsel ve rasyonel bilgiyle karşılaştığında ciddi bir güven kırılması yaşamaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo; kurumsal dinlere mesafeli, sorgulayan, sekülerleşen ve deizme yönelen bir gençlik profilidir. “Dindar nesil” projesi paradoksal biçimde kurumsal yapılara güvenmeyen bir nesil üretmiştir.

Fen Liselerinin Zayıflaması ve Bilimsel Rekabet Kaybı

Türkiye’nin bilimsel kapasitesinin en önemli kaynaklarından biri olan Fen Liseleri uzun süre sistematik biçimde zayıflatılmıştır. Buna karşılık ideolojik eğitim merkezli okul modelleri genişletilmiştir. Sorun yalnız okul sayısı değildir. Asıl sorun matematik, fizik, biyoloji, mantık, felsefe ve bilimsel metodoloji yerine dogmatik eğitim kültürünün güçlenmesidir. Bilimsel rekabet gücü yüksek toplumlar mühendis, biyolog, fizikçi, yazılım uzmanı ve araştırmacı yetiştirirken; Türkiye enerjisinin önemli bölümünü evrim tartışmaları, kimlik siyaseti ve ideolojik müfredat gibi konular üzerine harcamaktadır. Bu nedenle mesele yalnız eğitim değil; aynı zamanda doğrudan kalkınma meselesidir.

Üniversitelerin Niceliksel Büyümesi ve Niteliksel Çöküşü

Türkiye’de üniversite sayısı artmıştır; ancak üniversite kültürü aynı hızla gelişmemiştir. “Her ile bir üniversite” politikası niceliksel büyüme yaratmış, fakat niteliksel çöküşü hızlandırmıştır. Gerçek bir üniversite araştırma üretir, bilimsel eleştiri geliştirir, evrensel bilgiye katkı sunar ve sorgulayan birey yetiştirir. Bugün ise çok sayıda üniversite laboratuvarsız, kütüphanesiz, akademik kültürden yoksun ve yalnız diploma veren kitlesel eğitim merkezlerine dönüşmüştür. Üniversite ile yüksekokul arasındaki temel fark unutulmuştur. Üniversite “neden?” sorusunu sorar; yüksekokul ise yalnız “nasıl yapılır?”ı öğretir. Türkiye’de birçok kurum artık teknik uygulama anlatan fakat bilimsel üretim yapmayan yapılara dönüşmektedir.

Diploma Enflasyonu ve Akademik Yüzeyselleşme

Üniversiteler giderek işsizliği erteleyen sosyal park alanlarına, diploma dağıtım merkezlerine ve unvan üretim mekanizmalarına dönüşmektedir. Özellikle yabancı dil bilmeyen, dünya literatürünü takip etmeyen, metodolojik derinliği olmayan ve yağmacı dergilerde yayın yapan büyük bir akademik kitle oluşmuştur. Bu süreç bilimsel üretim yerine memuriyet kültürünü, statü arayışını ve unvan fetişizmini beslemektedir. Doktora artık birçok yerde bilimsel olgunlaşma süreci değil; yalnızca unvan alma prosedürü haline dönüşmektedir.

Doktora Eğitiminin Dejenere Olması

Doktora eğitimi dejenere edilmiştir. Doktora eğitimi yalnız tez yazmak değildir. Doktora; laboratuvar kültürü, seminer disiplini, metodoloji, akademik tartışma ve eleştirel düşünce içeren uzun bir akademik mutfaktır. “Açıktan doktora” modeli bu kültürü ciddi biçimde aşındırmaktadır. Bilimsel mutfaktan geçmemiş bireyler akademik sisteme girdiğinde ezber bilgi üretmekte, metodoloji aktaramamakta ve sorgulama kültürü geliştirememektedir. Bugün bazı doktora tezleri literatür tekrarından ibaret, metodolojik olarak sorunlu ve etik açıdan tartışmalı hale gelmiştir. Tez yazım büroları, sahte veri üretimi ve “yayın çıkarma” baskısı akademik sistemin görünmeyen ancak büyüyen kriz alanlarıdır.

Yardımcı Doçentlikten Doktor Öğretim Üyeliğine

Eski “Yardımcı Doçentlik”, yeni adıyla “Doktor Öğretim Üyeliği” sistemi de üniversiter çöküşü hızlandırmıştır. Batı’daki Assistant Professor sistemi performansa dayalı geçici bir süreçtir; bilimsel üretim zorunludur ve başarısız olan sistem dışına çıkarılır. Türkiye’de ise bu yapı çoğu zaman kalıcı memuriyet, yerel kadrolaşma, eş-dost ataması ve liyakatsiz akademik konfor alanına dönüşmüştür. Bazı üniversitelerde bir anabilim dalı neredeyse tamamen doktor öğretim üyeleriyle yürütülmektedir. Ankara Tıp Fakültesi’nde çok sayıda profesör ve doçentin birlikte verdiği bir ders, bazı taşra veya vakıf üniversitelerinde tek bir öğretim üyesi tarafından yürütülebilmektedir. Bu durum üniversiteler arasındaki kalite farkını dramatik biçimde artırmaktadır.

YÖK Dönemi ve Akademik Vesayet

Türkiye’de akademik erozyonun en kritik kırılma noktalarından biri 1981 YÖK sistemidir. YÖK üniversite özerkliğini zayıflatmış, merkezi vesayet sistemi yaratmış ve rektörlükleri bürokratik makamlara dönüştürmüştür. Üniversiteler giderek bilim kurumu değil, devlet dairesi gibi işlemeye başlamıştır. 1402 tasfiyeleri ile birlikte çok sayıda nitelikli akademisyen sistem dışına itilmiş, “itaat eden akademisyen modeli” güçlenmiştir. Türkiye’de akademik yozlaşmanın tarihi aslında bilimin özgür düşünce alanı olmaktan çıkarılıp idari vesayet altına alınmasının tarihidir. Bugün yaşanan çöküş bir anda ortaya çıkmamış, yaklaşık yarım yüzyıldır adım adım inşa edilmiştir.

1980 sonrası dönemde üniversiteler yalnız merkezi denetim altına alınmamış, aynı zamanda giderek bürokratikleştirilmiştir. Akademik özgürlük kavramı yerini idari uyuma bırakmış, üniversiteler düşünsel üretim merkezlerinden çok kontrollü kamu kurumlarına dönüşmeye başlamıştır. 1981–1990 dönemi bilimin zapturapt altına alınması dönemidir. 12 Eylül sonrası üniversiteler özgür düşünce alanı değil, kontrol edilmesi gereken ideolojik merkezler olarak görülmüştür. YÖK sistemiyle birlikte üniversite özerkliği zayıflatılmış, rektörlükler merkezi vesayete bağlanmış ve akademi bürokratik hiyerarşinin parçası haline getirilmiştir. 1402 tasfiyeleriyle çok sayıda nitelikli akademisyen sistem dışına itilmiş, yerine “itaat eden akademisyen modeli” güçlendirilmiştir. Üniversite artık sorgulayan değil, uyum sağlayan insan yetiştirmeye başlamıştır. Bu dönemde getirilen Yardımcı Doçentlik sistemi de Türkiye’de akademik seviyenin düşmesinde kritik rol oynamıştır. Batı’daki “Assistant Professor” modeli geçici performans süreci iken Türkiye’de bu yapı ömür boyu konfor alanına, yerel kadrolaşma mekanizmasına ve eş-dost akademisine dönüşmüştür.

“Her İle Bir Üniversite” Politikasının Sonuçları

2000’li yılların ortalarından itibaren uygulanan “her ile bir üniversite” politikası başlangıçta toplumsal olarak olumlu karşılanmıştır. Üniversite sayısının artması, yükseköğretime erişimin genişlemesi ve Anadolu kentlerinin ekonomik olarak canlanması kısa vadede avantaj gibi görünmüştür. Ancak bu süreç uzun vadede akademik kalite açısından ciddi sorunlar yaratmıştır. Birçok yerde laboratuvarsız fakülteler, hastanesiz tıp fakülteleri, hocasız bölümler, öğrencisiz ancak öğretim üyesi bulunan birimler ve kütüphanesiz kampüsler açılmıştır. Üniversite sayısı hızla artarken öğretim üyesi kalitesi aynı hızda gelişmemiştir. Sonuçta ortaya “üniversite görünümlü” fakat gerçek anlamda bilim üretmeyen yapılar çıkmıştır. Bazı üniversiteler bilim merkezi olmaktan çok yerel ekonomik kalkınma projesine dönüşmüştür. Öğrenci sayısı şehir ekonomisini canlandırmış; ancak bilimsel kalite çoğu zaman ikinci plana itilmiştir. Bu dönemde yağmacı dergiler, sahte kongreler, atıf ticareti, ücret karşılığı yayın sistemleri ve akademik CV şişirme yöntemleri olağan hale gelmiştir. Bilimsel kalite yerine unvan, kadro, bürokratik güç, siyasi yakınlık ve idari pozisyon ön plana çıkmıştır. Üniversite kültürü giderek bilimsel rekabetten bürokratik kariyer modeline kaymıştır.

Sadakat Sistemi ve Akademik Çürüme

2010’lu yıllardan itibaren liyakat sistemi büyük ölçüde aşınmış ve yerini sadakat ilişkileri almaya başlamıştır. Uluslararası yayını olmayan, dünya literatürünü takip etmeyen ve ciddi atıf üretmeyen kişilerin kritik akademik pozisyonlara getirilebilmesi tüm sisteme şu mesajı vermiştir: “Bilim yapmasan da olur; doğru yere yakın ol yeter.” Bu süreçte intihal, sahte akademik üretim, tez yazım büroları, etik dışı yayınlar ve düşük kaliteli dergilerde seri yayın üretimi giderek yaygınlaşmıştır. Bazı akademisyenler için bilimsel üretim bilgi üretme süreci değil, kadro yükseltme prosedürü haline dönüşmüştür. Bu yalnız akademik problem değildir. Çünkü tıp, mühendislik, hukuk ve eğitim gibi alanlarda akademik kalite doğrudan toplum güvenliğini etkiler. Yetersiz eğitim alan bir doktorun, mühendisin veya hukukçunun yaratacağı zarar yalnız bireysel değil, toplumsal sonuçlar doğurur. Bugün bazı tıp fakültelerinde temel bilim altyapısı ciddi biçimde zayıflamış, laboratuvar eğitimi sınırlanmış, klinik eğitim standardizasyonu bozulmuş ve asistan eğitimi yetersiz hale gelmiştir. Bazı asistanlar ameliyat videolarını YouTube’dan izleyerek öğrenmeye çalışmaktadır. Bu tablo yalnız eğitim krizi değil; aynı zamanda halk sağlığı krizidir.

Öğretim Üyesi Başına Düşen Öğrenci Sayıları ve Kalite Krizi

Bir üniversitenin gerçek niteliğini anlamak için yalnız bina sayısına, kampüs büyüklüğüne veya açılan bölüm sayısına bakmak yeterli değildir. Akademik kaliteyi belirleyen en önemli göstergelerden biri öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısıdır. Çünkü bilimsel eğitim yalnız ders anlatmak değildir; aynı zamanda mentorluk, laboratuvar eğitimi, tartışma kültürü, araştırma disiplini ve bireysel akademik rehberlik gerektirir. 2026 yılı başı itibarıyla Türk yükseköğretim sisteminde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayıları üniversite türüne ve öğretim kademesine göre büyük farklılıklar göstermektedir. Türkiye ortalaması öğretim üyesi başına yaklaşık 42 öğrenci seviyesindedir. Bu oran OECD ülkeleri ve gelişmiş üniversite sistemleri ile karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. 2025–2026 Yükseköğretim Kurulu verilerine göre Türkiye’deki toplam akademisyen sayısı yaklaşık 190.000 civarındadır. Profesör sayısı yaklaşık 40.000, doçent sayısı yaklaşık 26.000, doktor öğretim üyesi sayısı ise yaklaşık 46.000 civarındadır. Örgün eğitimdeki yaklaşık 3,7–4 milyon öğrenci baz alındığında, açıköğretim hariç bile dikkat çekici oranlar ortaya çıkmaktadır. Profesör ve doçent başına örgün öğretimde yaklaşık 55–60 öğrenci düşmektedir. Doktor öğretim üyeleri açısından bakıldığında ise tablo daha da ağırlaşmaktadır; yaklaşık 46.000 doktor öğretim üyesi için bu oran örgün öğretimde yaklaşık 80–85 öğrenci seviyesine ulaşmaktadır. Bu sayıların pratik anlamı son derece önemlidir. Çünkü bir öğretim üyesinin aynı anda araştırma yapması, tez yönetmesi, öğrenciyle birebir ilgilenmesi, laboratuvar eğitimi vermesi, güncel literatürü takip etmesi ve bilimsel üretim yapması beklenirken onlarca hatta yüzlerce öğrenciye eğitim vermesi kaliteyi kaçınılmaz olarak düşürmektedir.

ABD ve Türkiye Üniversite Sistemlerinin Karşılaştırılması

ABD yükseköğretim sistemi ile karşılaştırıldığında fark daha net ortaya çıkmaktadır. ABD’de öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı üniversitenin türüne göre değişmekle birlikte genellikle 14:1 ile 18:1 arasında değişmektedir. Özellikle vakıf niteliğindeki seçkin kar amacı gütmeyen üniversitelerde oran çok daha düşüktür. Princeton, Yale, Harvard ve Stanford gibi kurumlarda oran çoğu zaman 5:1 veya 6:1 seviyesine kadar inmektedir. Bu ne anlama gelir? Bir öğretim üyesi çok daha az öğrenciyle ilgilenebildiği için birebir akademik rehberlik, araştırma entegrasyonu, laboratuvar çalışması, bilimsel tartışma ve proje geliştirme çok daha güçlü hale gelir. MIT ve CalTech gibi elit teknik üniversitelerde bu oran bazı bölümlerde 3:1 seviyesine kadar inmektedir. Bu kurumların dünya bilim üretimindeki ağırlığı tesadüf değildir. Çünkü bilimsel kalite büyük ölçüde öğrenci başına düşen akademik zaman, araştırma altyapısı ve metodolojik yoğunluk ile ilişkilidir. ABD’de devlet üniversitelerinde oran yaklaşık 14:1 civarındadır. Community College düzeyinde bu sayı 17:1’e çıkmaktadır. Kâr amaçlı özel kurumlarda ise oran yaklaşık 23:1 seviyesine ulaşmaktadır. Özellikle büyük online üniversitelerde oranlar çok daha yüksektir. Ancak burada önemli fark şudur: ABD’de yüksek oranlı kurumlar genellikle akademik elit olarak görülmezken, Türkiye’de çok yüksek öğrenci yoğunlukları artık normalleşmiştir. Bu durum uzun vadede yüzeyselleşmiş eğitim, ezbere dayalı öğretim, araştırmadan kopuk üniversite modeli, bireysel akademik rehberliğin kaybolması, laboratuvar kültürünün zayıflaması, tez kalitesinin düşmesi ve metodolojik erozyon yaratmaktadır. Bazı tıp fakültelerinde bir öğretim üyesinin aynı anda poliklinik yapması, servis yürütmesi, ameliyata girmesi, ders anlatması, tez yönetmesi ve yayın üretmesi beklenmektedir. Buna onlarca hatta yüzlerce öğrenci eklendiğinde gerçek akademik kaliteyi korumak neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Sonuçta üniversiteler araştırma merkezi olmaktan uzaklaşıp kitlesel diploma üretim sistemine dönüşmektedir. Üniversite sayısını artırmak ile bilimsel kaliteyi artırmak aynı şey değildir. Çünkü bilim kalabalıkla değil metodolojiyle, bina ile değil nitelikli insan gücüyle büyür. Bir ülke öğretim üyesi başına düşen öğrenci yükünü kontrol edemediğinde üniversiteler giderek liseleşmeye, bürokratikleşmeye, kitleselleşmeye ve standartlaşmaya başlar. Ve bir noktadan sonra üniversite bilim üreten kurum olmaktan çıkıp yalnız diploma dağıtan yapıya dönüşür.

Akademik Mobbing ve Hiyerarşik Şiddet

Türkiye’de akademik çöküş yalnız metodolojik kalite kaybı, liyakat erozyonu veya niceliksel büyüme problemi değildir. Aynı zamanda ciddi bir akademik mobbing krizidir. Akademik mobbing çoğu zaman açık hakaret veya fiziksel baskı şeklinde değil; sistematik dışlama, görünmezleştirme, kadro engelleme, yayın baskısı, laboratuvar erişimini kısıtlama, nöbet ve görev yüküyle cezalandırma, idari izolasyon ve psikolojik yıldırma biçiminde ortaya çıkmaktadır. Özellikle genç akademisyenler, araştırma görevlileri ve asistan doktorlar çoğu zaman hiyerarşik yapılar içinde “itaat kültürü”ne zorlanmaktadır. Akademik ortamda eleştirel düşünce teorik olarak teşvik edilir görünse de, pratikte birçok kurumda sorgulayan birey değil; uyum sağlayan, sessiz kalan ve “sorun çıkarmayan” kişi ödüllendirilmektedir. Bazı üniversitelerde akademik yükselme süreçleri bilimsel performanstan çok bölüm içi dengeler, kişisel ilişkiler, idari yakınlık, politik uyum ve grup aidiyeti üzerinden şekillenmektedir. Bu durum özellikle genç akademisyenlerde ciddi bir tükenmişlik yaratmaktadır. Birçok araştırma görevlisi ve doktor öğretim üyesi aşırı ders yükü, bitmeyen idari işler, düşük maaş, gelecek güvencesizliği, kadro baskısı, yayın zorlaması ve akademik yalnızlık altında çalışmaktadır. Bazı durumlarda akademik mobbing o kadar sistematik hale gelmektedir ki bilimsel üretim adeta cezalandırılabilmektedir. Çünkü üretken, bağımsız ve uluslararası görünürlüğü olan akademisyenler mevcut hiyerarşik yapılar için tehdit olarak algılanabilmektedir. Özellikle küçük üniversitelerde veya aşırı hiyerarşik bölümlerde laboratuvara erişimin engellenmesi, projelerden dışlanma, etik kurul süreçlerinin geciktirilmesi, kadro ilanlarının kişiye özel açılması, akademik dışlama, isim silme ve yayınlara dahil etmeme gibi uygulamalar ciddi sorun oluşturmaktadır. Tıp fakültelerinde ise mobbing daha ağır biçimde yaşanabilmektedir. Bazı asistan doktorlar insanüstü nöbet yükü, aşağılayıcı eğitim kültürü, sözlü baskı, sistematik değersizleştirme ve “biz çektik siz de çekeceksiniz” yaklaşımı altında çalışmaktadır. Bu durum yalnız psikolojik problem değildir; aynı zamanda hasta güvenliği, eğitim kalitesi ve bilimsel üretim problemidir. Tükenmiş, baskı altında çalışan ve sürekli korku kültürü içinde bulunan bir akademik yapıdan yaratıcı bilim çıkması son derece zordur. Çünkü bilim özgürlük ister; korku kültürü ise bilimin doğal düşmanıdır.

Guest Authorship (Misafir Yazarlık) ve Akademik Etik Çöküşü

Türkiye akademisinin en ciddi ancak en az konuşulan problemlerinden biri de “guest authorship”, yani sahte yazarlık sorunudur. Modern bilimde bir kişinin bir makalede yazar olabilmesi için çalışmanın tasarımına katkı sunması, veri analizine katılması, makale yazımında aktif rol alması ve bilimsel sorumluluk üstlenmesi beklenir. Ancak pratikte birçok akademik yayında bölüm başkanı olduğu için, kıdemli olduğu için, idari güç sahibi olduğu için, kadro ilişkileri nedeniyle veya yalnızca “jest” amacıyla makaleye eklenen isimler bulunmaktadır. Bazı yayınlarda gerçek çalışmayı yapan araştırma görevlileri veya genç akademisyenler geri planda kalırken; projeye minimal katkısı olan kişiler üst sıralarda yer alabilmektedir. Bu durum bilimsel etiğin temel prensiplerine aykırıdır. Daha da problemli olan ise bazı akademik çevrelerde bunun normalleşmiş olmasıdır. Bazı bölümlerde “Hocanın adı yazılmadan yayın çıkmaz” anlayışı yerleşmiştir. Bu yapı genç araştırmacıların akademik motivasyonunu ciddi biçimde bozmaktadır. Çünkü bilimsel emek görünmez hale geldiğinde üretkenlik azalır, akademik güven çöker, etik kültür zayıflar ve gerçek bilimsel rekabet kaybolur. Bunun yanında karşılıklı isim yazma anlaşmaları, atıf çeteleri, birbirini şişiren akademik gruplar ve “yayın fabrikaları” giderek yaygınlaşmaktadır. Bazı akademisyenler yılda onlarca makale yayınlayabilmektedir. Ancak bu yayınların önemli kısmı düşük etkili, metodolojik olarak zayıf, tekrarlayan ve minimal katkı içeren çalışmalardır. Ortaya çıkan sistem gerçek bilim üretiminden çok akademik performans tiyatrosu yaratmaktadır. Bu durum özellikle “publish or perish” kültürünün kötü uygulanmasıyla daha da ağırlaşmaktadır. Çünkü sayı baskısı arttığında kalite düşmektedir. Bilimsel üretim bilgi üretme süreci olmaktan çıkıp puan toplama yarışına dönüşmektedir. Bazı akademik çevrelerde SCI puanı, doçentlik kriteri, atıf sayısı ve indeks görünürlüğü gerçek bilimsel etkinin önüne geçmektedir. Oysa bilim Excel tablosuyla, yayın adediyle, otomatik atıfla veya CV kalabalığıyla ölçülemez. Gerçek bilim metodolojiyle, özgünlükle, doğrulanabilirlikle ve entelektüel katkıyla ölçülür. Akademik etik çöktüğünde üniversiteler yalnız kalite kaybetmez; aynı zamanda toplumun bilime olan güveni de çöker. Ve bir toplum bilim insanına güvenini kaybetmeye başladığında pseudoscience hareketleri, komplo teorileri ve dogmatik yapılar güç kazanmaya başlar. Çünkü bilimsel otoritenin en büyük dayanağı unvan değil, güvendir.

SCI Enflasyonu ve Yayın Fabrikaları

Türkiye yayın sayısında belirgin artış göstermesine rağmen atıf kalitesi, etki değeri, akademik özgürlük, metodolojik standart ve uluslararası görünürlük alanlarında ciddi gerileme yaşamaktadır. Birçok üniversite dünya sıralamalarında hızla düşmekte, bazıları ilk 500 hatta ilk 1000 listesinin dışına çıkmaktadır. Sorun yalnız sayı değildir. Çünkü çok yayın yapmak iyi bilim yapmak anlamına gelmez. Bugün Türkiye akademisinin temel problemlerinden biri bilimsel görünürlük ile bilimsel kaliteyi birbirine karıştırmasıdır. Salamizasyon, atıf çeteleri, yağmacı dergiler, düşük kaliteli meta-analiz üretimi, etik dışı yazarlık ve “guest authorship” kültürü bilimsel yapıyı içeriden aşındırmaktadır. Bazı yayınlar gerçek bilgi üretmek için değil; yalnızca akademik yükselme kriterlerini doldurmak amacıyla yapılmaktadır. Bu nedenle bilimsel üretim giderek entelektüel süreç olmaktan çıkıp puan toplama yarışına dönüşmektedir.

Üniversitelerin Ticarileşmesi

Eğitim sistemi de giderek ticarileşmektedir. Öğrenci artık çoğu yerde öğrenci değil, müşteri olarak görülmeye başlanmıştır. Üniversiteler ise bilim kurumu olmaktan çok ticari işletme mantığıyla hareket etmektedir. Bu durum not enflasyonu, akademik taviz, başarısız öğrenciyi geçirme baskısı ve diploma değersizleşmesi yaratmaktadır. Özellikle öğrenci gelirine bağımlı bazı vakıf üniversitelerinde akademik kalite ile finansal sürdürülebilirlik arasında ciddi gerilim oluşmaktadır. Kontenjan baskısı arttıkça sınıf mevcutları büyümekte, akademik bireysellik kaybolmakta ve öğretim üyelerinin üzerindeki yük artmaktadır. Sonuçta bilimsel üretim ikinci plana düşmektedir.

Yabancı Öğrenci Politikası ve Diploma İhracı

Türkiye’de yabancı öğrenci politikası da çoğu zaman akademik kalite değil, döviz girdisi ekseninde şekillenmektedir. Dünyanın güçlü üniversiteleri en iyi öğrencileri çekmeye çalışırken, Türkiye’de bazı kurumlar yabancı dil yeterliliğini yeterince sorgulamadan, temel bilim altyapısını değerlendirmeden ve akademik kalite standardı aramadan öğrenci kabul etmektedir. Bu durum özellikle tıp, mühendislik ve sağlık bilimleri alanlarında ciddi risk yaratmaktadır. Çünkü bu yalnız akademik problem değildir; aynı zamanda toplum güvenliği problemidir. Yetersiz eğitim almış bir doktorun, mühendisin veya sağlık çalışanının yaratacağı sonuçlar doğrudan toplum sağlığını etkiler.

İngilizce Eğitim ve “Good Morning Akademisi”

İngilizce eğitim konusu da benzer biçimde yapısal sorunlar taşımaktadır. Türkiye’de birçok üniversite İngilizce eğitim verdiğini iddia etmektedir; ancak gerçekte bu programların önemli bölümü gerçek anlamda akademik İngilizce eğitimi sunamamaktadır. Bazı dersler İngilizce başlayıp Türkçe devam etmekte, terminoloji doğru aktarılamamakta ve bilimsel nüans kaybolmaktadır. Öğretim üyelerinin bir kısmı akademik İngilizceyi etkin biçimde kullanamamakta, öğrenciler ise ne yeterli İngilizce öğrenebilmekte ne de yeterli bilimsel derinlik kazanabilmektedir. Ortaya “Good Morning Akademisi” olarak özetlenebilecek yüzeysel bir yapı çıkmaktadır. Oysa modern bilim dili büyük ölçüde İngilizcedir. Güncel literatürü takip edemeyen, bilimsel makale okuyamayan ve uluslararası tartışmayı anlayamayan bir akademisyenin çağdaş bilim üretmesi mümkün değildir. Buna rağmen bazı kurumlarda İngilizce eğitim akademik zorunluluktan çok pazarlama stratejisi haline dönüşmüştür.

Beyin Göçü ve Akademik Çoraklaşma

Bir ülkenin en büyük stratejik kaynağı petrolü, doğalgazı veya büyük kampüsleri değildir. Asıl stratejik güç yetişmiş insan gücüdür. Ancak bugün Türkiye’de doktorlar, mühendisler, bilim insanları, yazılım uzmanları ve akademisyenler giderek artan biçimde ülkeyi terk etmektedir. Beyin göçü yalnız bireysel tercih değildir. Bu durum kurumsal hafıza kaybı, akademik kalite erozyonu, bilimsel izolasyon ve teknolojik kapasite kaybı anlamına gelir. Daha dramatik olan ise şudur: Ülkeyi terk edenlerin önemli kısmı yabancı dil bilen, metodolojiye hâkim, dünya literatürünü takip eden ve uluslararası rekabet gücü bulunan kişilerdir. Geride kalan yapı ise giderek liyakat değil, sadakat temelli şekillenmektedir. Bu durum uzun vadede akademik çoraklaşma yaratmaktadır.

Laiklik, Bilim ve Akademik Özgürlük

Laiklik yalnız ideolojik bir tercih değildir. Laiklik aynı zamanda bilimsel metodolojinin, eleştirel düşüncenin, akademik özgürlüğün, uzmanlaşmanın ve liyakatin teminatıdır. Bilim sorgulama, yanlışlanabilirlik, eleştiri ve kanıt üzerine kurulur. Dogmatik sistemler ise mutlak doğrular üretir, eleştiriyi bastırır, sorgulamayı tehdit olarak görür ve itaati ödüllendirir. Bu nedenle laik eğitim olmadan gerçek bilim üretmek mümkün değildir. Modern bilimsel devrimlerin ortaya çıktığı toplumların ortak özelliği düşünsel özgürlük ortamıdır. Bilimsel gelişme baskıyla değil, özgür tartışmayla büyür.

Üniversitelerin Geleceği ve Nitelik İhtiyacı

Gerçek üniversite yalnız diploma veren yer değildir. Gerçek üniversite bilgi üretir, bilimsel eleştiri geliştirir, toplumun entelektüel kapasitesini yükseltir ve evrensel bilime katkı sunar. Türkiye’de ise birçok üniversite giderek sınav merkezi, diploma dağıtım ofisi ve bürokratik kariyer alanına dönüşmektedir. Bilimsel üretim ikinci plana itilmekte, idari yapı akademik yapının önüne geçmektedir. Birçok akademisyen araştırma yapmak yerine bürokratik işlerle, bilim üretmek yerine kadro savaşlarıyla ve metodoloji geliştirmek yerine idari ilişkilerle uğraşmaktadır. Bu yapı sürdürülebilir değildir. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla bina değildir. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla gerçek bilim insanı, daha güçlü metodoloji kültürü, daha yüksek akademik kalite, daha fazla araştırma disiplini ve daha fazla özgür düşüncedir. Bunun için yabancı dil standardının yükseltilmesi, metodoloji eğitiminin güçlendirilmesi, akademik akreditasyonun bağımsızlaştırılması, uluslararası yayın kalitesinin esas alınması, yağmacı dergilerin akademik yükselmede geçersiz sayılması, üniversite özerkliğinin güçlendirilmesi ve liyakat sisteminin yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Bazı üniversitelerin gerçek anlamda mükemmeliyet merkezleri olarak korunması zorunludur. Çünkü her üniversitenin aynı kaliteyi üretmesi mümkün değildir. Ancak en azından bazı kurumların dünya standardında kalabilmesi gerekir. Aksi halde bina büyür, tabela çoğalır, kampüs genişler; fakat bilim küçülmeye devam eder.

Sonuç: Bilim Sadakatle Değil, Liyakatle Büyür

Türkiye bugün yalnız ekonomik kriz yaşamamaktadır. Türkiye aynı zamanda bilimsel, akademik, kurumsal ve zihinsel bir erozyon yaşamaktadır. Bilimsel liyakat çöktüğünde üniversiteler diploma matbaasına, akademisyenler memura, öğrenciler müşteriye, eğitim ise ticari ürüne dönüşür. Bir ülke bilimsel metodolojisini, laik eğitimini, eleştirel düşüncesini ve üniversite özerkliğini kaybetmeye başladığında yalnız akademisini değil, stratejik geleceğini de kaybetmeye başlar. Bugün Türkiye’de birçok üniversite fiziksel olarak büyümekte, ancak bilimsel olarak küçülmektedir. Kampüsler genişlemekte, tabelalar çoğalmakta, fakat akademik kalite aynı hızla gerilemektedir. Çünkü bilim bina ile değil, metodoloji ile büyür. Üniversite sayısının artması tek başına kalkınma göstergesi değildir. Eğer laboratuvar kültürü yoksa, araştırma ahlakı çökmüşse ve akademik liyakat yerini sadakate bırakmışsa ortaya çıkan yapı yalnızca “üniversite görünümlü” kurumlardır. Ekonomik kriz yalnız gelir kaybı yaratmaz; aynı zamanda düşünsel bağımlılık, sorgulamadan kaçış ve fanatikleşme üretir. Hayatta kalma moduna sürüklenen toplumlarda insanlar uzun vadeli bilimsel hedeflerden uzaklaşarak kısa vadeli çözümlere, popülist söylemlere ve dogmatik yapılara daha açık hale gelir. Bu nedenle ekonomik çöküş ile bilimsel çöküş birbirinden bağımsız değildir. Bilim geriledikçe ekonomi kötüleşir, ekonomi kötüleştikçe bilim daha da geriler. Böylece toplum bir kısır döngü içine girer. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla tabela değil; daha fazla gerçek bilim, daha fazla özgür düşünce, daha fazla metodoloji ve daha fazla liyakattir. Gerçek bağımsızlık sloganlarla, bina yaparak, tabela açarak veya “yerli ve milli” retoriğiyle kazanılmaz. Gerçek bağımsızlık bilim üreterek kazanılır. Ve bilim sadakatle değil, liyakatle büyür.