Türkiye’de Türk İlaç Sektörü???

Acı İlaç

Türkiye’de Türk İlaç Sektörü???

Prof. Dr. F. Cankat Tulunay

Türkiyenin en büyük yerli ve milli ilaç firmalarından birisi olan SANOVEL’in de yabancı bir yatırım şirketine satılması Türkiyede hakikaten yerli ve milli ilaç firması varmıdır sorusunu gündeme getirdi.

Klasik tanımla, ilaç firması; insan veya hayvan sağlığında kullanılmak üzere farmasötik ürün geliştiren, üreten, ruhsatlandıran veya pazarlayan ticari kuruluştur. İlaç firması, ilaç üreten değil; ilaçtan değer üreten yapıdır. Bu değer 3 şekilde oluşur: Bilimsel değer (yeni molekül, patent),  endüstriyel değer (üretim kapasitesi) ve ticari değer (pazarlama ve satış gücü). Yerli ve milli ilaç firmalarımız hangisi bu tanıma uymaktadır? Her ilaç üreten firma, ilaç geliştiren firma değildir. Türkiye’de “ilaç firması” sayısı yüksektir, ama gerçek anlamda “ilaç geliştiren firma” sayısı son derece düşüktür. Doğru tanım yapmak istersek ‘’ İlaç firması; ilaç üreten değil, ilaç üzerinden bilimsel, endüstriyel veya ticari değer yaratan kuruluştur’’ . Yani her ilaç üreten ilaç firması değildir, çoğu ticari bir satış kurumudur.

Türkiye’de ilaç sektörü uzun süredir “yerli ve milli üretim” söylemiyle sunulmaktadır. Rakamlar ilk bakışta etkileyicidir: yaklaşık 750–800 ilaç şirketi, 90–100 üretim tesisi ve bunların büyük kısmının yerli sermayeye ait olduğu bir yapı. Ancak bu tablo, yüzeydeki görüntüdür. Derine inildiğinde ortaya çıkan gerçek çok daha farklıdır: Türkiye’de ilaç sektörü genellikle jenerik üretim yapar, ama inovasyon üretmez.

Yaklaşık 60–80 firma Türk sermayesiyle üretim yapmaktadır. Ancak bu üretimin niteliği sorgulanmadan yapılan her “yerlilik” vurgusu eksiktir. Çünkü bu firmaların büyük çoğunluğu yeni ilaç geliştirmez; mevcut molekülleri üretir, paketler ve pazarlar. Bu bir sanayi faaliyetidir, ancak bilimsel inovasyon değildir.

Bugün Türkiye’de “AR-GE” olarak bildirilen faaliyetlerin önemli bir bölümü gerçekte inovasyon değildir. Farmasötik form geliştirme, biyoeşdeğerlik çalışmaları ve jenerik optimizasyonu, AR-GE adı altında sunulmaktadır. Bu faaliyetler teknik olarak doğrudur, ancak gerçeği değiştirmez: Türkiye’de yeni molekül geliştiren firma sayısı 5–10’u geçmez. Ve bu firmaların bile önemli bir kısmı tam anlamıyla bağımsız inovasyon değil, sınırlı veya türevsel çalışmalar yürütmektedir.

Bu noktada kritik soru şudur: Devletin verdiği teşvikler gerçekten neye hizmet etmektedir? Türkiye’de ilaç sektörü ciddi teşvikler almaktadır. Vergi avantajları, AR-GE merkezleri, TÜBİTAK destekleri, teknokent ayrıcalıkları… Kağıt üzerinde bu mekanizmalar inovasyonu desteklemek içindir. Ancak pratikte ortaya çıkan tablo farklıdır. Çünkü teşvikler inovasyonu zorlamaz; sistemi besler. Firmalar bu kaynakları yüksek riskli, uzun vadeli ve belirsiz sonuçlu yeni molekül geliştirme yerine, kısa vadede geri dönüş sağlayan faaliyetlere yönlendirir. Bu çoğu zaman üretim optimizasyonu, jenerik geliştirme ve pazarlama gücünün artırılmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de teşvik sistemi, inovasyon üretmekten çok mevcut ekonomik yapıyı stabilize etmektedir. Yani teşvikler vardır, ancak yönü farklıdır. Bu durum bir “kötü niyet” değil, sistemin doğal sonucudur. Çünkü hiçbir şirket, rasyonel olmayan bir risk almaz. Devlet inovasyon ister, ancak sistem riski cezalandırır.

İkinci mesele insan kaynağıdır. Türkiye’de nitelikli bilim insanı yoktur demek gerçek dışıdır. Tıp, eczacılık ve temel bilimlerde iyi yetişmiş bir insan havuzu vardır. Ancak bu kaynak, inovasyona dönüşmez. Çünkü inovasyon bireysel değil, ekosistemik bir süreçtir. Türkiye’de akademi ile sanayi arasında ciddi bir kopukluk vardır. Üniversiteler yayın üretir, sanayi ürün üretir, ancak bu iki dünya nadiren kesişir.

Daha da önemlisi, sistem yüksek nitelikli insanı tutamaz. Beyin göçü bu sektörün en kritik ama en az konuşulan problemidir. İnovatif AR-GE yapabilecek düzeyde yetişmiş bir araştırmacı için Türkiye, sınırlı imkan ve yüksek belirsizlik sunarken; yurtdışı sistemleri finansman, altyapı ve kariyer güvenliği sunar. Sonuç olarak Türkiye’de kalan insan kaynağı çoğu zaman inovatif üretim yerine jenerik üretim sistemine entegre olur.

Bu yapının en görünür sonucu ise şirket satışlarıdır. Son 15–20 yılda birçok yerli ilaç firmasının yabancı yatırımcılara satılması tesadüf değildir. Bu satışlar “başarısızlık” değil, sistemin mantıksal sonucudur. Çünkü Türkiye’de ilaç firmaları belirli bir büyüklüğe kadar gelişebilir, ancak bu noktadan sonra önlerinde iki seçenek vardır: ya milyar dolarlık risk alarak inovatif sıçrama yapmak ya da şirketi satmak. Mevcut sistemde ikinci seçenek daha rasyoneldir.

Sanovel gibi büyük bir firmanın yabancı bir yatırım fonuna satılması bu nedenle bir istisna değil, bir modeldir. Bu modelde şirketler büyür, değerlenir ve satılır. Üretim devam eder, marka korunur, ancak mülkiyet ve kâr transferi değişir. Türkiye üretim üssü olur, ancak karar merkezi olmaz.

Bu durumun en çarpıcı sonucu şudur: Türkiye ilaç üretir, ancak ilaç ekonomisini yönetmez. Katma değerin en yüksek olduğu alan – yeni ilaç geliştirme – sistemin dışında kalır. Türkiye’de üretilen değer, belirli bir noktadan sonra küresel sermayeye devredilir.

Sonuç olarak Türkiye’de ilaç sektörü bir üretim ekonomisidir, ancak inovasyon ekonomisi değildir. Teşvikler vardır ama hedefi ıskalar. İnsan kaynağı vardır ama yön bulamaz. Şirketler vardır ama küresel oyuncuya dönüşemez.

Türkiye ilaç üretir, ama ilaç keşfetmez.
Şirketler büyür, ama sonunda satılır.
Teşvikler vardır, ama inovasyon üretmez.
 Sorun eksiklik değil, sistemin kendisidir.

Türkiye’de ilaç sektörü bir başarı hikâyesi değil, yarım kalmış bir sanayileşme modelidir.